Sami Yusuf

Sami Yusuf

4Etkinlik·369Takipçi
Hakkında

Sami Yusuf’un müziğini tek bir ülkeye, dile ya da türe yerleştirmek kolay değil. Bir şarkısında İngilizce ve Arapça arasında geçiş yaparken başka bir çalışmasında Azerbaycan mugamı, İran klasik müziği, Endülüs ezgileri ya da Hint alt kıtasının kadim müzik gelenekleriyle karşılaşmak mümkün. Piyano ve kemanın yanında ud, setar, santur, ney ve farklı vurmalı çalgılar duyulabiliyor. Üstelik bu çeşitlilik, kariyerinin ilerleyen yıllarında yalnızca farklı kültürlerden sesleri yan yana koymanın ötesine geçti. Yusuf giderek besteci ve müzik yönetmeni kimliğini öne çıkaran, büyük orkestralar ve geleneksel müzik ustalarıyla çalışan bir sanatçıya dönüştü.

1980’de Tahran’da Azerbaycan kökenli bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Sami Yusuf, çocukluk yıllarını büyük ölçüde Londra’da geçirdi. Müziğin evin içinde zaten var olduğu bir ortamda büyüdü; babası da müzisyen ve müzik eğitmeniydi. Küçük yaşlardan itibaren Batı klasik müziğinin yanında Orta Doğu müzik gelenekleriyle ilgilendi. Piyano ve kemanın yanı sıra ud, setar ve tombak gibi çalgıları öğrendi. Londra’nın çok kültürlü yapısı da onun için ayrı bir müzik okulu gibiydi. Bugün eserlerinde rahatlıkla yan yana gelen Doğu ve Batı seslerinin temeli aslında bu yıllarda atılmıştı.

Al-Mu’allim ile Dünyaya Açılan Kapı

Sami Yusuf’un geniş kitleler tarafından tanınması 2003’te yayımlanan ilk albümü “Al-Mu’allim” ile başladı. Albümün merkezinde dini ve manevi temalar vardı ancak kullanılan müzikal dil, dönemin geleneksel dini müzik kayıtlarından oldukça farklıydı. Akustik enstrümanlar modern düzenlemelerle birleşiyor, İngilizce sözler Arapça ifadelerle yan yana geliyordu.

Albümün adını taşıyan “Al-Mu’allim” kısa sürede Yusuf’un imza parçalarından biri oldu. “Supplication”, “The Cave of Hira” ve “Who Is the Loved One?” gibi çalışmalar da aynı manevi çizgiyi sürdürdü. Özellikle genç Müslüman dinleyiciler açısından önemli olan nokta, Yusuf’un dini temaları çağdaş müzik üretiminin içinden anlatmasıydı. Batı’da yaşayan, birkaç kültürün arasında büyüyen bir kuşağın deneyimine doğrudan temas edebiliyordu.

2005’te gelen “My Ummah” ise bu etkiyi uluslararası ölçekte büyüttü. Albümde yer alan “Hasbi Rabbi”, Sami Yusuf’un kariyerinin en çok bilinen eserlerinden biri hâline geldi. Şarkının İngilizce, Türkçe, Urduca ve Arapça bölümleri tek bir eserde buluşuyordu. Bu çok dillilik ilerleyen yıllarda Yusuf’un müziğinin temel özelliklerinden birine dönüşecekti.

İlk iki albümün ardından Sami Yusuf artık yalnızca Britanya’da yaşayan bir müzisyen değildi. Orta Doğu’dan Türkiye’ye, Kuzey Afrika’dan Güneydoğu Asya’ya kadar çok geniş bir coğrafyada dinlenen uluslararası bir isim olmuştu.

Popüler Başarının Ötesinde Bir Arayış

Büyük başarı beraberinde kolayca tekrarlanabilecek bir formül de getirmişti. Yusuf aynı tarzda şarkılar yaparak kariyerini uzun yıllar sürdürebilirdi. Fakat sonraki çalışmaları bunun yerine başka bir yöne gittiğini gösterdi.

2010’da yayımlanan “Wherever You Are”, daha kişisel ve müzikal açıdan daha geniş bir dönemin habercisiydi. “Healing”, “You Came to Me”, “In Every Tear, He Is There” ve albüme adını veren “Wherever You Are” gibi eserlerde manevi arayış devam ediyordu ancak düzenlemeler giderek zenginleşiyordu.

2012 tarihli “Salaam” da benzer biçimde Yusuf’un farklı kültürlerle kurduğu bağı genişletti. Güney Asya, Orta Doğu ve Batı müziğinin çeşitli unsurları aynı albümde bir araya geldi. Kariyerinin bu aşamasında önemli bir değişim yaşanıyordu: Sami Yusuf artık yalnızca şarkı söyleyen bir vokalist olarak değil, müziğin yapısını kuran besteci ve çok enstrümanlı bir müzisyen olarak kendisini daha fazla öne çıkarıyordu.

2014’te yayımlanan “The Centre” bu dönüşümün en belirgin örneklerinden biri oldu. Ney, ud, kamança, gitar ve piyano gibi akustik enstrümanların ağırlık kazandığı albüm, insanın kendisine ve manevi merkezine yaptığı yolculuk üzerine kuruluydu. “Pearl”, “Khorasan”, “The Centre” ve “Sari Gelin” gibi eserler farklı müzik geleneklerini aynı düşüncenin çevresinde topluyordu. Yusuf burada Azerbaycan’dan İran’a ve Anadolu’ya uzanan ortak melodik hafızayla da doğrudan temas etti.

Barakah ve Kadim Müziğin Peşinde

2016’da yayımlanan “Barakah”, Sami Yusuf’un kariyerinde ayrı bir yere sahip. Çünkü bu albümde geçmişe ait müzikleri modernleştirip pop şarkısına dönüştürmek yerine, geleneklerin kendi karakterlerini mümkün olduğunca korumaya çalışan bir yaklaşım vardı.

Albüm, Endülüs’ten Osmanlı coğrafyasına ve Hint alt kıtasına uzanan yüzyıllık müzik miraslarından besleniyordu. 17. yüzyılda Osmanlı dünyasında Ali Ufki Bey adıyla tanınan Wojciech Bobowski’nin eserlerinden qawwali geleneğine kadar oldukça geniş bir repertuvar aynı çalışma içinde yer aldı.

“Mast Qalandar”, “Fiyyashiyya”, “Ya Rasul Allah” ve “Taha” gibi eserlerde Yusuf’un vokali artık tek başına merkez olmak zorunda değildi. Çalgılar, makamlar ve geleneksel icra biçimleri de anlatının eşit parçaları hâline geliyordu.

Bu dönemden sonra konserleri de giderek büyük müzikal prodüksiyonlara dönüştü. 2016’daki Londra konserinden hazırlanan canlı albümde “Barakah” repertuvarı geleneksel çalgılar ve usta müzisyenlerle sahneye taşındı. Bir zamanların popüler müzik yıldızı, giderek dünya müziği festivallerinde ve prestijli konser salonlarında büyük topluluklar yöneten bir besteci kimliğine yaklaşıyordu.

Azerbaycan’dan Semerkant’a Büyük Sahne Projeleri

Sami Yusuf’un Azerbaycan kökleri de ilerleyen yıllardaki çalışmalarında daha görünür hâle geldi. 2019’da Bakü’de UNESCO Dünya Miras Komitesi kapsamında gerçekleştirilen “Azerbaijan: A Timeless Presence” konseri, onun Azerbaycan müziğiyle kurduğu ilişkinin en güçlü örneklerinden biri oldu. “Nasimi” eseri de bu dönemde repertuvarının önemli çalışmalarından biri hâline geldi.

2021’de Dubai Expo’da gerçekleştirilen “Beyond the Stars”, ardından 2022’de Semerkant’ta hazırlanan “The Eternal City” gibi büyük projeler, Yusuf’un artık konseri yalnızca sevilen şarkıların arka arkaya söylendiği bir form olarak görmediğini ortaya koydu.

Sahne giderek bir kültür buluşmasına dönüşüyordu. Geleneksel çalgı ustaları, korolar, orkestralar ve farklı ülkelerden vokalistler aynı kompozisyonun içinde yer alıyordu.

Bu anlayışın en kapsamlı örneklerinden biri ise “When Paths Meet” projesi oldu.

When Paths Meet: Müzikle Birbirini Tanımak

2022’de Amsterdam’daki Royal Concertgebouw’da başlayan “When Paths Meet”, Sami Yusuf’un yıllardır geliştirdiği fikri açık biçimde ortaya koydu: Farklı müzik geleneklerini birbirine benzetmeden aynı sahnede buluşturmak.

İlk konser olan “ONE: When Paths Meet”te Cappella Amsterdam, Amsterdam Andalusian Orchestra ve Sami Yusuf’un kendi topluluğu birlikte sahne aldı. Batı koral müziği, Endülüs geleneği, Azerbaycan mugamı ve Orta Doğu makamları aynı bestelerin içinde birbirleriyle konuşuyordu.

Yusuf’un bu proje için kullandığı yaklaşım oldukça belirgin. Ona göre başka bir toplumu tanımanın en güçlü yollarından biri onun müziğini dinlemek. Bu nedenle “When Paths Meet”te amaç kültürleri eritip tek bir sese dönüştürmek değil; her birinin kendi karakterini koruduğu bir karşılaşma yaratmak.

2023’te Paris Philharmonie’de gerçekleştirilen “L’Amour: When Paths Meet” bu fikri Çin’den Batı Afrika’ya uzanan yeni enstrümanlar ve müzisyenlerle genişletti. 2024’te Fas’taki Fes Dünya Kutsal Müzik Festivali’nde kaydedilen “Alma: When Paths Meet” ise Endülüs müziğini, Azerbaycan mugamını ve flamenkoyu buluşturdu. İspanyolca, Arapça ve Amazigh dilindeki vokaller aynı konserin içinde yan yana geldi.

Ecstasy ve Sami Yusuf’un Bugünkü Müziği

Sami Yusuf’un son yıllardaki çalışmalarına bakıldığında ilk albümündeki dünyadan ne kadar uzağa gittiği, aynı zamanda o dünyanın özünü nasıl koruduğu daha iyi anlaşılıyor.

2025 boyunca yeni besteler ve büyük konser projeleri üzerinde çalışan Yusuf, İstanbul’da “Ecstasy: Between Two Seas” başlıklı özel bir konser de gerçekleştirdi. Ardından 2026’da “Ecstasy” albümü yayımlandı. Homayoun Shajarian, Guo Gan ve Israel Moro gibi farklı müzik geleneklerinden önemli isimlerin yer aldığı çalışma, Yusuf’un artık kurduğu uluslararası müzik dilini daha ileri taşıdı.

“In That Ocean”, “The Cup of Love”, “Eterna”, “Lifting the Veil” ve albüme adını veren “Ecstasy” gibi eserlerde İran vokal geleneğinden Çin’in erhu sesine ve İspanyol müziğine kadar farklı renkler duyuluyor. 2026 boyunca “Amada”, “Palace of the Shirvanshahs” ve “Eterna” gibi parçaların “Between Two Seas” versiyonları da yayımlanmaya devam etti.

Sami Yusuf’un yirmi yılı aşan kariyerini ilginç yapan da tam olarak bu değişim. “Al-Mu’allim” ve “Hasbi Rabbi” ile milyonlarca insanın tanıdığı bir isim olduktan sonra aynı formülü tekrarlamak yerine müziğin daha derinine gitmeyi seçti. Bugün sahnesinde bir Azerbaycan balabanının hemen ardından Batı korosu, flamenko gitarı, ney, kora ya da Çin erhu’su duyulabiliyor.

Fakat bütün bu çeşitliliğin merkezinde hâlâ ilk albümlerinden beri değişmeyen bir mesele var: insanın kendisinden daha büyük bir anlamla kurduğu bağ. Sami Yusuf’un müziği yıllar içinde poptan dünya müziğine, küçük düzenlemelerden büyük orkestralara doğru değişti. Aradığı şey ise pek değişmedi. Farklı dillerin, coğrafyaların ve geleneklerin içinde aynı insanlık hâlinin sesini bulmaya devam ediyor.