
Sunay Akın
Sunay Akın’ın kariyerini yalnızca “şair” kelimesiyle anlatmak zor. Şiir yazarak başladığı edebiyat yolculuğu zamanla denemelere, araştırma metinlerine, televizyon programlarına, tek kişilik sahne gösterilerine ve sonunda bir oyuncak müzesine kadar uzandı. Onu dinleyenler çoğu zaman birbirinden tamamen uzak görünen iki tarihsel olayın birkaç dakika içinde nasıl aynı hikâyenin parçasına dönüştüğüne tanık oluyor. Bir çocuk oyuncağından Kurtuluş Savaşı’na, İstanbul’daki eski bir binadan Charlie Chaplin’e ya da Ay yolculuğuna geçebilmesi, Sunay Akın’ın yıllar içinde oluşturduğu anlatıcılık biçiminin en belirgin özelliği hâline geldi.
12 Eylül 1962’de Trabzon’da doğan Şükrü Sunay Akın’ın çocukluğu burada başladı. Terzilik yapan bir ailenin çocuğu olan Akın, 1972’de ailesiyle İstanbul’a taşındı. Lise eğitimini Koşuyolu’nda tamamladıktan sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Fiziki Coğrafya Bölümü’ne girdi ve 1985’te mezun oldu. Coğrafya eğitimi doğrudan mesleğine dönüşmedi ama şehirler, insanlar, haritalar ve tarih arasındaki ilişki ilerleyen yıllardaki yazılarının önemli parçalarından biri oldu.
Şiirle Başlayan Yolculuk
Sunay Akın’ın edebiyat dünyasındaki ilk görünürlüğü şiir üzerinden geldi. İlk şiirleri 1984’ten itibaren “Yeni Olgu” ve “Milliyet Sanat” gibi dergilerde yayımlandı. 1987’de “Noktalı Virgül” adlı dosyasıyla Halil Kocagöz Şiir Ödülü’nü aldı, ardından 1989’da ilk şiir kitabı “Makiler” yayımlandı. Kitap ona 1990 Orhon Murat Arıburnu Şiir Ödülü’nü de getirdi.
“Makiler”i “Antik Acılar”, “Kaza Süsü”, “62 Tavşanı” ve daha sonraki şiir çalışmaları izledi. Akın’ın şiirlerinde kısa dizeler, gündelik hayattan nesneler ve beklenmedik çağrışımlar belirgin bir yer tutuyordu. Büyük kavramları uzun açıklamalarla anlatmak yerine küçük bir nesnenin ya da gündelik bir görüntünün arkasından başka bir hikâye çıkarması, ileride sahne anlatıcılığında da kullanacağı yöntemin erken örneğiydi.
Yeni Yaprak ve Olmaz
Akın yalnızca kendi şiirlerini yayımlamakla kalmadı, edebiyat dergiciliğinin de içinde yer aldı. 1989’da “Yeni Yaprak”, 1990’da ise “Olmaz” adlı şiir dergilerinin kurucuları arasında bulundu. Bu dönem onun şiir çevreleriyle kurduğu ilişkinin yoğunlaştığı ve edebiyat dünyasında daha görünür hâle geldiği yıllardı.
Zaman ilerledikçe şiirin yanına düzyazı da eklendi. “Veşaire… Veşaire…”, “İstanbul’un Nâzım Planı”, “Kız Kulesi’ndeki Kızılderili”, “İstanbul’da Bir Zürafa”, “Onlar Hep Oradaydı” ve “Kırdığımız Oyuncaklar” gibi kitaplarında tarihsel ayrıntıları edebî anlatıyla birleştirdi. Akın’ın yazılarındaki temel yöntem, bilinen bir olayın merkezindeki ünlü kişiden çok kenarda kalmış ayrıntının peşine düşmekti.
İstanbul’un Bilinmeyen Hikâyeleri
Sunay Akın’ın özellikle İstanbul üzerine yaptığı çalışmalar, şair kimliğinin yanına araştırmacı-anlatıcı tarafını ekledi. Eski gazetelerden kitaplara, fotoğraflardan kişisel arşivlere kadar farklı kaynaklardan topladığı küçük hikâyeleri birbirine bağlamaya başladı. Böylece tarih, onun metinlerinde kronolojik bir olaylar listesinden çok insanların, nesnelerin ve tesadüflerin oluşturduğu büyük bir hikâyeye dönüştü.
Bu anlatım biçimi daha sonra televizyon programlarının ve sahne gösterilerinin de temelini oluşturdu. Akın bir tarihçi gibi akademik ders vermek yerine, bir hikâyeyi başka bir hikâyenin içine yerleştirerek ilerliyordu. Seyirci çoğu zaman anlatının başlangıç noktasının finale nasıl bağlanacağını önceden tahmin edemiyordu. Onu Türkiye’deki diğer anlatıcılardan ayıran taraflardan biri de bu kurgu biçimi oldu.
Televizyondan Sahneye Anlatıcılık
Sunay Akın yıllar içinde televizyon programları hazırladı, gazetelerde yazılar yazdı ve farklı kültür-sanat programlarında yer aldı. Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi ile Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nde ders verdi; tiyatro ve tek kişilik gösteri tarafında da üretim yaptı.
Sahneye geçtiğinde şiir, tarih ve mizah aynı anlatının içinde buluşmaya başladı. Akın’ın gösterilerinde klasik stand-up düzenindeki gibi sürekli espri üretme kaygısı bulunmuyor. Bir tarihsel olay anlatılırken beklenmedik bir kelime oyunu yapılabiliyor, ardından anlatı birkaç dakika içinde duygusal bir hikâyeye dönebiliyor. Böylece ortaya konferansla tiyatro arasında duran kendine özgü bir sahne biçimi çıktı.
Bir Oyuncaktan Müzeye
Sunay Akın’ın kariyerindeki en büyük projelerden biri ise yazdığı kitaplardan veya sahne gösterilerinden farklı bir alanda ortaya çıktı. 1994’te Almanya’da ziyaret ettiği Nürnberg Oyuncak Müzesi’nden etkilenmesi, ileride İstanbul’da benzer bir müze kurma fikrinin temelini oluşturdu. Yıllarca farklı ülkelerdeki antikacıları, koleksiyoncuları ve açık artırmaları takip ederek oyuncak toplamaya başladı.
Yaklaşık yirmi yıllık koleksiyonculuk sürecinde kırktan fazla ülkeden binlerce oyuncak bir araya geldi. Ancak Akın için oyuncaklar yalnızca nostaljik koleksiyon parçaları değildi. Bir tren oyuncağı Sanayi Devrimi’ni, uzay oyuncakları Ay’a ulaşma mücadelesini, eski bebekler dönemlerinin gündelik hayatını anlatabilecek tarih belgeleri olarak görülüyordu.
İstanbul Oyuncak Müzesi
23 Nisan 2005’te Sunay Akın ve Belgin Akın tarafından İstanbul Göztepe’de İstanbul Oyuncak Müzesi açıldı. Tarihî bir köşkte kurulan müzenin dekorasyonu sahne tasarım sanatçısı Ayhan Doğan tarafından hazırlandı. Koleksiyonda 1700’lü yıllardan günümüze uzanan oyuncak tarihinin örnekleri bulunuyor.
Müzenin en önemli özelliklerinden biri oyuncakları yalnızca vitrine yerleştirmek yerine onların üzerinden dünya tarihini anlatması oldu. Böylece çocukların gezdiği bir mekânla yetişkinlerin kendi geçmişlerine dönebileceği bir müze aynı çatı altında birleşti. İstanbul Oyuncak Müzesi daha sonra Türkiye’de açılan başka oyuncak ve oyun müzelerine de örnek oldu; Antalya, Gaziantep, Ataşehir, Kartal ve Samsun’daki bazı müzelerin kuruluş süreçlerinde Akın danışmanlık ve küratörlük yaptı.
Oyuncaklarla Türkiye’yi Anlatmak
Oyuncak müzeciliği zamanla İstanbul’daki binanın dışına da taşındı. Akın’ın koleksiyonundan hazırlanan sergiler Türkiye’nin farklı şehirlerinde ve yurt dışında gösterildi. 2023’te Nürnberg Oyuncak Müzesi’nde açılan “Türkiye Oyuncakları – Sunay Akın’ın Hazineleri” sergisinde 1890’lardan günümüze uzanan yaklaşık 140 oyuncak üzerinden Türkiye’nin çocukluk ve oyuncak tarihi anlatıldı.
Bu proje aslında onun edebiyat anlayışıyla müzecilik anlayışının ne kadar yakın olduğunu gösteriyor. Kitaplarında küçük bir nesnenin arkasından büyük bir tarihsel hikâye çıkarırken müzede de aynı yöntemi fiziksel nesneler üzerinden uyguluyor. Oyuncak burada yalnızca çocukluk hatırası değil, kendi döneminin teknolojisini, toplumsal değerlerini ve hayallerini taşıyan bir belgeye dönüşüyor.
Kitaplarda Değişmeyen Yöntem
Sunay Akın yıllar içinde şiirden denemeye ve kültür tarihine uzanan çok sayıda kitap yayımladı. “Bir Çift Ayakkabı”, “Geyikli Park”, “Hayal Kahramanları”, “Kalede 1 Başına” ve “Şiirli Yastık” gibi çalışmalarında da nesneler ve insan hikâyeleri üzerinden tarih anlatmayı sürdürdü. Bir ayakkabının peşinden Van Gogh’a, Kız Kulesi’ne veya başka bir tarihsel olaya ulaşabilmesi onun anlatı tekniğinin tipik örneklerinden biri.
2025’te yayımlanan “Koyu Mavi Memleket Kumaşı” ise bu çizginin son dönem örneklerinden biri oldu. Kitapta Cumhuriyet’in kültür anlayışını çoğu geniş kitleler tarafından fazla bilinmeyen sanatçıların, yazarların ve farklı tarihsel kişiliklerin hikâyeleri üzerinden ele aldı. Çalışma Şubat 2025’te yayımlandı ve aynı ay Gaziantep’te tanıtıldı.
Memleket Kumaşı ve 2026
2026’da Sunay Akın’ın sahne çalışmalarında “Memleket Kumaşı” öne çıkıyor. Ocak ayında Caddebostan Kültür Merkezi’nde sahnelenen gösteride Sümerlerden günümüze şiirin izini sürerken, tanınmış şairlerin hayatlarından az bilinen hikâyeleri kendi anlatım biçimiyle bir araya getirdi. Programın merkezinde yine binlerce kitaptan ve yıllar içinde yaptığı araştırmalardan topladığı hikâyeler bulunuyordu.
Bu gösteri, Sunay Akın’ın yaklaşık kırk yıllık üretiminin geldiği noktayı da özetliyor. 1980’lerde dergilerde şiir yayımlayan genç şair ile 2026’da sahnede tarih, edebiyat ve kültürü birlikte anlatan isim arasında aslında keskin bir kopuş yok. Şiirde yaptığı şeyi zamanla daha büyük bir anlatı alanına taşıdı.
Şiirden Oyuncak Müzesine
Bugün Sunay Akın’ın kariyerine bakıldığında birbirinden bağımsız görünen çok sayıda uğraş bulunuyor: şiir, deneme, araştırma, televizyon, sahne, eğitim, koleksiyonculuk ve müzecilik. Fakat bütün bunların merkezinde aynı merak var; bir nesnenin ya da küçük bir ayrıntının ardında saklanan hikâyeyi bulmak.
Trabzon’da gökyüzüne bakarak başlayan çocukluk merakı, İstanbul Üniversitesi’nde coğrafya eğitimiyle başka bir biçim aldı. Ardından şiir kitaplarına, İstanbul hikâyelerine ve dünyanın farklı ülkelerinden toplanan oyuncaklara dönüştü. 2005’te kurduğu İstanbul Oyuncak Müzesi ise bu dünyayı fiziksel bir mekâna taşıdı.
Sunay Akın’ı yalnızca şair ya da yalnızca müzeci olarak tanımlamanın zor olmasının nedeni de burada. Yıllardır yaptığı iş aslında aynı: unutulmuş hikâyeleri bulmak, birbirine bağlamak ve onları yeniden anlatmak. Kimi zaman bunu birkaç satırlık bir şiirle, kimi zaman iki saatlik bir sahne gösterisiyle, kimi zaman da yüz yılı aşmış küçük bir oyuncakla yapıyor.
